20 Mart 2019 Çarşamba
DOLAR
5.4345
EURO
6.1114
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Son Yorumlananlar
Ankara için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:17 08:01 13:01 15:25 17:43 19:15
Bugün bana yarın sana lazım olacak nedir? ADALET GENE ADALETTİR

Unutma !
-Global ısınma yükselen deniz seviyesi 2050 yılında shangai ve deniz kıyısındaki Çin şehirlerinde büyük sellere neden olacak.bu sellerde 76 milyon kişi evsiz kalacak. -Üzerinde barkodu olan ilk ürün Wringleys marka sakızdır. -Kereviz yerken harcanan ka

İlginç Bilgiler 3
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
SİBEL ÖZBUDUN
Tarih: 12.3.2019 09:16:42 / 10okunma / yorum
Sibel Özbudun


VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

I. AYRIM: EMPERYALİZM (VE DEZENFORMASYON) BAHSİ

I.1) BİRAZ DA TARİH (BİLGİSİ)

I.2) VE DEZENFORMASYON

II. AYRIM: ULUSLARARASI BAĞLAM

III. AYRIM: NASIL VE NEREDEN NEREYE?

III.1) CHÁVEZ´Lİ YILLAR

III.2) “XXI. YÜZYIL SOSYALİZMİ” (Mİ!): SORU(N) NE?

III.3) CHÁVEZ SONRASI

IV. AYRIM: “EKONOMİSİNE ÇIĞLIK ATTIRILAN” COĞRAFYA

IV.1) IMF PROGRAMLARINA YANIT: “CHAVİZM”

V. AYRIM: ABD MÜDAHALESİ, DARBE GİRİŞİMİ

V.1) SORALIM!

V.2) “DEMOKRASİ İHRACI”!

VI. AYRIM: MADURO DÖNEMİ: SEÇİMLER, MUHALİFLER

VI.1) JUAN GUAİDÓ´NUN ŞECERESİ

VI.2) KİM BU MUHALİFLER?

VII. AYRIM: MADURO´YA ELEŞTİRİ(LER)

VII.1) “DİKTATÖR”

VII.2) T.“C”YLE İLİŞKİ

VIII. AYRIM: TUTUM(UMUZ) VE DAYANIŞMA

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU[1]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Gerçeklik zarar verirse inkâr,
zarar veren şeye yani gerçekliğe değil
onu gösterene, hatırlatana saldırır.”[2]

Uluslararası gündemin çok önemli soru(n)larından birisi Venezüella...
Söz konusu coğrafyadaki ABD patentli “laboratuvar çalışmaları” nasıl sonuçlanıp hangi denklemleri doğuracak? Yanıt hepimizi, herkesi ilgilendiriyor.
Venezüella uzun yıllardır bir toplumsal laboratuar durumundaydı. Uzatmalı (ve çürüyüp, çürüten bir ikili) iktidar(sızlık) hâliyle müsemma, popülist Bolívarcı bir iktidarın yaptıkları ya da yapamadıkları bugünkü tablonun zeminini oluşturuyordu.
Böylesi bir “Venezüella´yı tam bir devrim hâli olarak görerek her şeyi parlak bir şekilde anlatmak ya da tamamen hiçbir şey değişmemiş gibi anlatmak, bir yanlışın iki ucuna denk düşüyor”ken;[3] şimdilerde Venezüella´da halk, Chávez döneminde kazandıklarını hatta fazlasını kaybetme riskiyle yüz yüze.
Sosyalistler olarak bu krizden öğrenmemiz gereken çok şey var ve daha da olacak sanırız. “Ben Venezüella ‘sosyalizminin´ cazibesine, en ‘parlak´ döneminde bile kapılmamıştım. Bana göre Chávez deneyimi, Bolívarcı ‘ulusal proje´ yanlısı entelijansiya ile halk sınıfları arasında, birincisinin liderliği (hegemonyası) altında kurulmuş bir ittifakın ürünüydü. Chávez rejiminin anti-emperyalist duruşu, ülkenin doğal kaynaklarının gelirini halkçı bir yaklaşımla paylaştırmaya başlaması desteklenmeliydi. Sosyalistler Chávez rejimini desteklediler. Ancak bu özellikler Chávez rejimini, kapitalizmden çıkarak bir başka üretim tarzına (komünizme) geçişin bir ara biçimi olarak, sosyalist yapmıyordu. Bu nedenle, ‘Bir gün biterse? Venezüella halkı kim bilir ne acılar yaşamak zorunda kalır?´ korkusuyla bekliyordum,”[4] notunu düşen Ergin Yıldızoğlu´nun kaydı ihtiyatına değer verdik.
Ayrıca Ignacio Ramonet´nin, “Venezüella toplumu 16 yılın gösterdiği gibi… birinin yürütme diğerinin ise yasama gücünü elinde bulundurduğu, iki büyük politik gücün, Chávezcilik ve sağın kozlarını paylaşacağı bir durumun öncesinde bulunuyoruz,”[5] tespitindeki kesinliği paylaştığımız gibi…
Nasıl olursa olsun; Nicolás Maduro rejimi dirense de, çökse de Venezüella´yı tartışmayı sürdüreceğiz. Ancak bu tartışmanın aslî düzlemini, Venezüella halkının çektiklerine çeşitli biçimlerde katkı yapmış olan Maduro değil; bu darbe girişimiyle çürümüşlüğünü kanıtlayan emperyalizmin sahtekârlığının, ikiyüzlülüğünün teşhiri oluşturmalıdır.
Kimse inkâr edemez: Venezüella´daki siyasi krizin dünya çapında bir hâl almasıyla birlikte, bugüne kadar masa altında yürütülen ittifak çalışmaları birden gün yüzüne çıktı. XX. yüzyılda kaldığı sanılan iki kutuplu dünya siyaseti, Maduro ve Juan Guaidó arasındaki yerel iktidar çekişmesi ekseninde yeniden hortlarken akıllara, Kore´den, Vietnam´a uzanan soğuk (bazen de sıcak) savaş, tarihini getirdi. Soğuk savaştan küreselleşmeye çatışma ve ittifaklar, ticari, askeri, coğrafi ve ideolojik pek çok sebebe dayanıyor; ama Venezüella meselesi gösterdi ki, tüm bu sebeplerin ötesinde bir güç mücadelesi dünyadaki gelişmeleri belirliyor; o da emperyalizmin hâkim olma, biçimlendirme isteği!
Maduro ve Guaidó´yu destekleyen siyasi yapıların kapışması, XXI. yüzyılı belirleyecek dinamiklerin tarihin sahnesinde yerini alması veya yeni bir paylaşım gerçeğinin kapımızı çalmasıdır
O hâlde insanlık tarihinin yaklaşık 500 yılının, sömürgeciliğin, emperyalizmin ve neo- sömürgeciliğin tarihi olduğunu unutmadan; söz konusu sürede “görüntüler”, “biçimler” ve retorik değişse de, şeylerin seyrinde reel/ radikal bir değişiklik olmadığı göz ardı edilmemelidir.
Yani “Dünyanın Avrupa ve onun uzantısı olan ABD tarafından sömürüsü, yağma ve talanı aralıksız devam etti… Bağımsızlıklar hiç bir zaman reel bir bağımsızlık niteliği kazanmadı. Bir bayrağa, bir milli marşa, bir devlet başkanına… vb. sahip olmak bağımsız olmanın, ‘kendi kaderini tayin etmenin´ yeterli koşulu değildi…
Sömürgecilik ve yeni-sömürgecilik [kalkınmacılık] dönemlerinde, çıkarları emperyalist sermayenin, emperyalist oligarşilerin çıkarlarıyla ortak ‘yerli oligarşiler´ oluştu… Ve bu yerli-bağımlı oligarşiler, emperyalist kamptaki oligarşilerle ortak çıkarlara sahipti… Bunu, “sermaye bir bütündür parçalanamaz” şeklinde ifade etmek de mümkündür… Dolayısıyla, sorunun bu veçhesini göz ardı eden tahlillerin bir kıymet-i harbiyesi yoktur…
Zira sömürgecilik ve emperyalizm sadece ‘maddi kategorilerden´ ibaret değildir… Geride kalan dönemde, sömürge halklarının sadece maddi ve beşeri zenginliği, emperyalist-kolonyalist Batıya taşınmakla kalmadı, aynı zamanda sömürge halklarının bilinci de sömürgeleştirildi ki, bu son derece önemli sorun hep gözden kaçtı… Bilincin sömürgeleşmesi demek, sömürge insanının ‘kendi gerçekliğine´ kendini sömürgeleştirenlerin gözüyle bakması demektir… Dolayısıyla, bilinci ‘özgürleştirmeden´ gerçek bir bağımsızlık mümkün olmazdı ve olmadı…
II. Emperyalist savaş sonrasında “Üçüncü Dünya”, şimdilerde de “Güney” denilen ülkelerin eğitimli kesimleri ‘Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmayla malûldürler… Bu durum, yerli oligarşilerin ve emperyalist oligarşilerin işini kolaylaştırdı… Böylesi bir ilişkiler bütünü de ekseri ‘milliyetçilik´ safsatasıyla kolaylıkla meşrulaştırılıp-dayatılabildi… Velhasıl, neden söz ettiğini bilmek önemlidir!
Bu günlerde Washington Venezüella´da sağcı bir darbeyle ‘rejim değiştirme´ mühendisliğine girişmiş görünüyor. Eğer darbe girişimi sonuç vermezse, bir iç savaş peydahlamayı da deneyeceklerdir… Muhalefet lideri Guaidó kendini devlet başkanı ilan ediyor ve onu ABD hemen tanıyor, tam destek veriyor, başka ülkeleri de tanımaya çağırıyor. Avrupa dahil çok sayıda ülke ABD´ye “biz de varız” diyor…
Aslında ABD, Venezüella´da yaklaşık iki yüzyıldır yaptığını yapıyor, dolayısıyla ‘garp cephesinde yeni bir şey yok´… ABD, Venezüella ‘demokratik değil, Maduro bir diktatör diyor, yönetimi ‘gayri-meşru´ ilan ediyor… Güya, ‘yüksek demokrasi idealleri´ adına müdahaleyi bir hak sayıyor. Oysa, sorun demokrasiyle, özgürlüklerle ilgili değil… Doğrudan emperyalist çıkarları angaje ediyor… Aynı Irak´da, Suriye´de, Libya´da, Somali´de, vb. olduğu gibi… ABD, Venezüella´da sağcı bir diktatör istiyor, onun için de Venezüella´daki rejimi ‘gayri meşru´ sayıyor… Elbette Venezüella´daki demokratik bir rejim değil, ama ABD´deki de demokratik değil… Sorun rejimin ‘niteliğinden´ çok başka şeylerle, ekonomik ve jeopolitik çıkarlarla ilgili… ABD´deki rejimin demokrasiyle bir ilgisi yok, lâkin ‘demokrasinin beşiği´ sayılıyor… Bu dünyada olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek bir ‘egemen ideoloji´ kategorisidir…
Öyleyse sorun ne ile ilgili? Chávez bir ulusal ekonomi oluşturmaya girişmişti. Petrolü millileştirip, o kaynağı kendi ülkesinin/ insanının refahı için kullanmak istemişti… Öyle bir şey ABD´nin tolere edeceği bir şey olamazdı… Zira Venezüella, dünya petrol rezervlerinin dörtte birine sahip, Altın madeni ve başka doğal kaynaklar bakımından da zengin… Venezüella´nın kendi doğal kaynaklarını kendi refahı için kullanması ABD´nin kabulleneceği bir şey değil… Fakat saldırının bir gerekçesi daha var: Venezüella´nın başkalarına ‘kötü örnek´ olması ihtimalini bertaraf etmek…”[6]
Görünen köy kılavuz istemez: Venezüella´da emperyalizm darbe ile Maduro´yu devirmeye çalışıyor. ABD, kendini başkan ilan eden Guaidó isimli kuklayı sahne arkasından oynatmakla kalmayıp, Venezüella´yı açıkça askeri saldırıyla tehdit ediyor. Amaç sadece Venezüella´da değil, tüm Latin Amerika´da emperyalizme karşı direnç gösteren herkesi teslim almak. ABD tehdidinden öncelikle Küba ve ardından bazı başka ülkeler de nasibini almakta. Bu ülkelerin ortak özelliği, ABD´nin arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika´da, emperyalizm için birer diken olmaları. (ABD´nin arka bahçesinin yapma çiçekleri ise başta Brezilya´nın faşist eğilimli Bolsonaro olmak üzere Kolombiya´nın, Arjantin´in, Peru´nun, Paraguay´ın gerici ve emperyalist işbirlikçisi liderleri.)
Venezüella´da yaşananlar net bir şekilde kavramalıdır.
Öncelikle Guaidó dün seçilmiş bir milletvekiliydi; bugünse Venezüella halkını zerre kadar temsil etmeyen bir darbecidir. Durum bu kadar nettir. Venezüella´da Maduro ile Guaidó arasında bir orta yol yoktur! Emperyalizme ve kuklalarına karşı kayıtsız ve koşulsuz karşı çıkılmalıdır!
Çünkü “Guaidó, Washington´un seçkin rejim değiştirme eğitmenlerinin on yıldır üzerinde çalıştığı bir projenin mamulü. Kendini demokrasi şampiyonu olarak lanse etmesine karşın bir şiddet ve istikrarsızlaştırma kampanyasının en önünde yıllarını harcadı.”[7]
ABD, Venezüella´nın işgali için gerekli koşulları yaratırken; “projesi”ni Guaidó şahsında hayata geçiriyor; tıpkı Thierry Meyssan´ın işaret ettiği üzere:
“ABD´nin, Karayipler Havzasına yönelik, Pentagon´un 2001 yılında açıkladığı bir projesi var. Bu proje yıkıcı ve ölümcül olduğu için itiraf edilememektedir. Bu yüzden kabul edilebilir bir hikâye üretme çabası içerisindedirler. Venezüella´da buna tanık olmaktayız. Dikkat: Görünümler gün geçtikçe hakikâti gizlemektedir; gösteriler düzenlendiği sırada, savaşın hazırlanması süreci devam etmektedir.”[8]
Hem de büyük bir hız ve aleniyetle!
Kolay mı?
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, El Salvador´daki ölüm mangalarının arkasındaki isim Elliott Abrams, ABD´nin Venezüella özel temsilcisi olarak görevlendirildi.
Abrams´ın Venezüella´da ABD´nin tüm çabalarında sorumluluğa sahip olacağını kaydeden Pompeo, “Elliott, Venezüella halkına ülkelerinde demokrasi ve refahı tam biçimde yeniden oluşturmaları için yardım etmeye yönelik misyonumuza önemli katkı sağlayacak” ifadelerini kullandı.[9]
Bunların anlattığı net ve açık değil mi?
Maduro´nun hataları yok mu? Elbette var. Ancak ABD´nin Venezüella´da darbe yapmaya kalktığı bir süreçte, “Diktatör” diyerek Maduro´yu hedef almak, en hafifinden Venezüella´ya haksızlıktır. Zira mesele Maduro meselesi değildir; mesele Venezüella´nın petrollerine emperyalist tekellerin göz dikmesi meselesidir.
Bugün Venezüella´nın ekonomik durumu vahimdir. Halkı büyük bir sefalet içindedir. Ancak emperyalist propaganda makinesinin söylediği gibi bunun sebebi Maduro´nun “sosyalist” olması değildir. Tam tersine soru(n), Maduro´nun sosyalist olmamasıdır.
“Nasıl” mı? Petrol kamulaştırılmıştır ama Amerikan Chevron, Avrupalı Total ve Statoil gibi emperyalist tekeller hükümetle anlaşarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Ekonominin üçte ikisi özel sektörün elindedir. Piyasa ekonomisi hâkim konumunu yitirmemiştir. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi ve siyasi iktidar organları oluşturması engellenmiş, ülke burjuva parlamenter bir siyasal yapıyla yönetilmeye devam etmiştir. Şimdi emperyalizm tarafından yaptırımlarla bombalanan ekonomi, içeriden özel sektörün sabotajlarıyla çöküntüye sürüklenmektedir. Yani Chávez ile Maduro sosyalist olduğu için değil, sosyalizm ile kapitalizm arasında “orta yol” aradığı, önlemleri hep yarı yolda kaldığı için, hem ülkeyi hem de kendi siyasi hareketlerini uçuruma sürüklemiştir.
Venezüella´da yaşananlarda bizim için sayısız dersler mevcuttur. En önemlisi: “Orta yol”un olmadığıdır.
Rakamlarla anlatalım: Venezüella, kanıtlanmış rezerv verilerine göre, 300 milyar varil petrolle 1. ve 6 trilyon metreküp doğalgaz rezerviyle 7. sırada.
Kısacası Ortadoğu´dan önünde sonunda çekilmek zorunda kalacağını gören ABD için burnunun dibinde sömürülmesi gereken bir ülkedir Venezüella…
Asıl mesele şudur: Güney Amerika´da 2000´lerin başında Bolívarcı bir sol dalga başladı ve kısa zamanda bölge ABD´nin “arka bahçesi” olmaktan çıktı. Venezüella´da 1998´de devlet başkanı olan Hugo Chávez, programıyla bu sol dalgaya liderlik yaptı.
Kuşkusuz ABD, “arka bahçesi”nden öyle kolay vazgeçmeyecekti ve Çin´le ilişki kuran ülkeleri seyretmekle yetinmeyecekti.
2002´de Venezüella´da Chávez´e başarısız bir askeri darbe girişimindebulundular. Haziran 2009´da Bolívarcı İttifak´a katılma kararı alan Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya askeri darbeyle indirildi. 2012´de Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo parlamenter bir darbeyle koltuğundan edildi.
Arjantin ABD´nin ekonomik ambargo saldırısına uğradı. ABD mahkemeleri değersiz devlet tahvillerine fahiş değerler yükleyerek Arjantin´e on milyarlarca dolar borç çıkardı. Cristina Kirchner hükümeti ABD mahkemelerinin kararlarını tanımayınca Arjantin´in tüm dış hesapları kapatıldı.
Brezilya´da Ekim 2018´de seçimleri ABD´nin büyük desteğiyle sağcı Jair Bolsonaro kazandı.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton Brezilya´daki değişimi şu sözlerle kutladı: “Kolombiya´da Ivan Duque ve Brezilya´da Jair Bolsonaro´nun devlet başkanı seçilmeleri, bölgede serbest piyasa prensiplerine bağlı, açık, şeffaf ve hesap verebilir yönetimlere artan bağlılığı gösteriyor.”
İşte mesele bu “serbest piyasa”dır. ABD Güney Amerika´daki ülkelerin piyasalarını, pazarlarını serbestçe emperyalist tekellere açmasını istiyor!
Kaldı ki, kimilerinin ABD propagandasına kandığı gibi Maduro´nun sürdürdüğü Chávez programı Venezüella´yı açlıkla karşı karşıya getirmiş değil! (Latin Amerika uzmanı akademisyen Esra Akgemci´nin önemle belirttiği gibi; Batı basınında “açlık isyanları” diye sunulanlar, muhalefetin gıda stoklarını yağmalamasıdır ve Chávez´in yıkamadığı gıda oligarşisi, daha önce de seçim baskısı için üretimi kesmiştir![10])
Tersine Chávez´in yüzde 50´yi bulan en yoksul sınıfın kalkınmasını esas alan (ve bu nedenle orta sınıfların tepki gösterdiği) programı Venezüella´yı büyüttü ve halkını zenginleştirdi; sosyal tedbirleri yoğunlaştırıp, yaygınlaştırdı.[11] Venezüella´yı esas sıkıntıya sokan ABD´nin ekonomik ambargosu ve saldırısıdır.
İşte rakamlar: 2000´de Venezüella´nın GSYİH´si 118 milyar dolar ve kişi başı geliri 4.824 dolar iken, 10 yılda GSYİH 294 milyar dolara ve kişi başı gelir de 10.317 dolara yükseldi!
Yine Bolívarcı hükümet on yılda sosyal harcamalarını yüzde 60.6 oranında arttırdı. Chávez´den önceki hükümet dönemlerinde sadece 400 bine yakın kişiye emekli aylığı verilebiliyordu, bugün ise bu rakam 2 milyonu geçti. Gıdasının neredeyse yüzde 90´ını ithal eden bir ülkeyken bu rakam yüzde 30´un altına düştü. Dört milyonu çocuklar olmak üzere beş milyon kişiye ücretsiz yemek verildi.
Bebek ölümleri 1990´da bin kişide 25 iken bu rakam 2010´da bin kişide 13´e düşürüldü. Sekiz binden fazla Kübalı doktorun da yardımıyla yaklaşık 1.4 milyon kişinin yaşamı kurtarıldı. Daha burada sıralanması bir hayli yer tutacak çok ciddi başarılar elde edilen sağlık politikaları uygulandı.[12]
1 Mayıs 2017´den itibaren maaşlara yüzde 60 zam yapıldı.[13]
Chávez´in ölümü ardından 2013´te onun programını sürdüren Maduro da ülkeyi büyüttü: GSYİH 2013´te 369 milyar dolara, 2014´te 481 milyar dolara yükseldi.
Ancak petrol fiyatlarının düşmesi ve ABD´nin ağır baskısı sonrasında 2015´te GSYİH 185 milyar dolara kadar düştü. ABD´nin 2017´de başlattığı ağır ambargo da Venezüella´nın petrol üretimini yüzde 60 oranında düşürmesine neden oldu.
Tekrarlıyoruz: Venezüella´yı vuran, -alınmak istenen önlemlere rağmen![14]- ABD emperyalizminin saldırısıdır.
ABD, ekonomisini zayıflattığı Venezüella´da şimdi Maduro´yu devirme operasyonuna başladı: AP´ye göre Guaidó´nun “geçici devlet başkanı” olarak tanınması için haftalar önce gizli diplomasi başlatıldı. WSJ´nin yazdığına göre ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etmeden bir gece önce Guaidó´yu arayarak “ABD senin yanında” mesajı verdi.
Ve Guaidó ABD´nin bu çalışmasının ardından kendisini “devlet başkanı” ilan etti ve Trump da anında onu “devlet başkanı” olarak tanıdığını açıkladı.
Yani ortada açık bir darbe ve ciddi bir savaş vardır. ABD emperyalizminin bu saldırısına ve “arka bahçesi”nden hasat almak istemesine “amasız tam karşı olmak” esastır!

I. AYRIM: EMPERYALİZM (VE DEZENFORMASYON) BAHSİ

Kapitalizme karşı mücadelede önemli mevziler kaybeden sol(umuz)un, anti-emperyalist mücadele (ve söylemi de) “askıya” alıp, gündeminden düşürdüğü bir “sır” değil; görünen köydür.
Bu gerçekten hareketle; Venezüella ile her yerde, emperyalizm konusunda tavrımızın “olmazsa olmaz”ı; “Mazlum halkların her zaferi emperyalizmin bağrına saplanmış bir hançerdir,” vurgusuyla Ernesto Che Guevara´nın, “Emperyalizm hayvanlıktır. O hayvan hiç doymak bilmez, o ulusal sınırları bilmez. Hitler´in hayvan orduları gibi, Kuzey Amerika´nın hayvanları gibi, Belçika´nın emperyalistleri gibi ve Cezayir içindeki Fransız emperyalistleri gibi. Çünkü emperyalizmin özü insanları hayvana dönüştürmektir, delirmiş, kana susamış hayvanlara. Devrimci veya herhangi bir yönetimin içindeki partizanı, botları altında ezmek ister, çünkü o hürriyet için savaşmaktadır. Kasaplık, hayvanı öldürmeye katletmeye ve yok etmeye koşullanmış, en sonuncuya kadar. Lumumba´nın bugün yıkılmış olan heykeli, ki yarın yeniden yükselecektir, bize dünya devriminin bu şehidinin trajik öyküsünü hatırlatıyor ve kesin olarak gösteriyor ki emperyalizme hiçbir şekilde güven olmaz. Hiçbir şekilde!” diye tarif ettiği saptama olduğu ve bunun da “tartışma” konusu olmadığı, olamayacağıdır.
Komutan Yardımcısı Marcos´un, “Düşmanın birçok yüzü var, ama tek bir ismi var: Kapitalizm,” notunu düştüğü gerçeklikle müsemma III. Büyük Bunalım´ın (yeniden paylaşım ile) savaş tehdidini gündem maddesi kıldığı yerkürede, “Sömürgecilik politikası ve emperyalizm… kapitalizmin temellerinin kaçınılmaz sonucudur.”[15]
“Ekonomik ve politik gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır.”[16]
“Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkça, sermaye fazlası, halk kitlelerinin yaşam seviyesinin yükseltilmesi için kullanılmaz -bu, kapitalistlerin kârlarında azalma anlamına gelirdi-, kârları artırmak amacıyla dış ülkelere, geri ülkelere sermaye ihraç edilir.”[17]
“Kapitalist sistemin koşullarında çeşitli ekonomilerin ve çeşitli devletlerin eşit şekilde gelişmesi imkânsızdır. Kapitalizmde, bozulan dengenin geçici olarak yeniden kurulması için sanayide krizden, politikada savaştan başka araç yoktur.”[18]
“Kapitalizm, emperyalizm çağında, ulusların en büyük ezeni hâline dönüştü.”[19]
“Emperyalizm, kapitalizmin özel bir tarihi aşamasıdır. Onun özelliğinin üç öğesi vardır. Emperyalizm: 1. tekelci kapitalizmdir; 2. asalak veya çürüyen kapitalizmdir; 3. can çekişen kapitalizmdir. Serbest rekabetin yerini tekelin alması, emperyalizmin ekonomisinin en belirgin yanı ve emperyalizmin özüdür.”[20]
“Emperyalizm, sermaye ihracını gerçekleştirmiştir. Kapitalist üretim, devamlı artan hızla sömürgelere de nakledilmektedir.”[21]
“Kapitalizmin, tekelci kapitalizm aşamasına, mali sermaye aşamasına geçişinin, dünyanın paylaşılması uğruna mücadelenin şiddetlenmesiyle bağlantılı olması tartışma götürmez bir gerçektir.”[22]
“Tekelci kapitalizmin belli başlı dört belirtisine özellikle değinmemiz gerekir: Birincisi: Tekel, çok yüksek bir gelişme aşamasına ulaşmış üretimin yoğunlaşmasından doğmuştur. Kapitalistlerin tekelci birlikleri şunlardır: karteller, sendikalar ve tröstler. (...)İkincisi: Tekeller, (...) en önemli hammadde kaynaklarına el konmasına yol açmıştır. (...) Üçüncüsü: Tekel bankalardan çıkmıştır. Eskiden mütevazı birer aracı olan bankalar, bugün mali-sermaye tekellerine dönüşmüşlerdir. (...) Mali oligarşi, bu tekelin en çarpıcı tezahürüdür. Dördüncüsü: (...) Mali-sermaye, sömürge politikasının bir sürü ‘eski´ dürtüsüne, hammadde kaynakları, sermaye ihracı, ‘nüfuz bölgeleri´ (...) için mücadeleyi de eklemiştir.”[23]
“Kapitalistler dünyayı kötülüklerinden değil, yoğunlaşmanın ulaştığı seviye, kâr elde edebilmek için onları bu yola girmeye zorladığı için paylaşıyorlar; ve bu paylaşım, ‘sermayeye göre´, ‘güce göre´ gerçekleşmektedir -meta üretimi ve kapitalizm sisteminde başka bir paylaşım yöntemi olamaz. Ne var ki, güç, ekonomik ve siyasi gelişmeyle birlikte değişmektedir.”[24]
“Emperyalist çıkarlar sadece toprakların ele geçirilmesiyle değil, mali yatırım yapmakla da gerçekleştirilir.”[25]
“Artık çok hareketli ve esnek, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde birçok bağı olan, somut üretimden kopuk ve çok anonim, çok kolay yoğunlaşmakta ve geçmişte de zaten büyük boyutta yoğunlaşmış olan mali-sermaye dünyanın tipik ‘efendisi´ hâline geliyordu; öyle ki, kelimenin tam anlamıyla, birkaç yüz milyarder ve milyoner bütün dünyanın gelişmesini ellerinde tutmaktadırlar.”[26]
“Bir tekel, bir kez kurulup milyarları çekip çevirmeye başladı mı, siyasal rejimden ve daha başka ‘ayrıntı sorunları´ndan bağımsız olarak karşı konmaz biçimde toplumsal yaşamın bütün alanlarına sızacaktır.”[27]
“Emperyalizm, her yere özgürlük değil, hegemonik girişimlerini götüren mali-sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimlerin sonucu ise, politik rejim ne olursa olsun, nerede ve hangi alanda olursa olsun gericiliktir, mevcut çelişkilerin bu alanlarda da aşırı ölçüde keskinleşmesidir.”[28]
“Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm demokrasiyi bir hayale dönüştürürken, kapitalizm aynı zamanda kitleler arasında demokrasi arzuları doğurur, demokratik kuruluşları oluşturur, demokrasiyi engelleyen emperyalizm ile demokrasiyi gerçekleştirmek için çaba gösteren kitleler arasındaki antagonizmi keskinleştirir.”[29]
“Barışçı ittifaklar, savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar; tek ve aynı temel üzerinde, dünya siyasetinin ve dünya ekonomisinin emperyalist bağlantı ve ilişkileri temeli üzerinde barışçı olan ve barışçı olmayan savaşımın almaşık biçimlerini yaratarak, biri ötekini koşullandırır.”[30]
“Çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini önleyeceğini sanmak yanlış olur. (...) Genel olarak, kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir. Bu gelişme, yalnızca genellikle gitgide daha eşitsiz hâle gelmekle kalmayıp gelişme eşitsizliği, sermaye bakımından en zengin ülkelerin (İngiltere) çürümesinde kendini özellikle göstermektedir.”[31]
“Emperyalizm ölmek üzere olan ama henüz ölmemiş kapitalizmdir.”[32]
“Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tam toplumsallaşmasına doğru gitmektedir; iradelerine ve bilinçlerine aykırı olarak, kapitalistleri, tam rekabet özgürlüğünden tam toplumsallaşmaya bir geçişi belirleyen yeni bir toplumsal düzene doğru âdeta sürüklemektedir.”[33]
“Emperyalist savaşlar, yani dünya egemenliği uğruna, banka sermayesi için pazarlar uğruna, küçük ve zayıf milliyetlerin boğazlanması uğruna savaşlar bu durumda kaçınılmazdır.”[34]
“Emperyalizm çağı bugünkü savaşı emperyalist bir savaş yapmıştır, (sosyalizm gelmediği sürece) kaçınılmaz olarak yeni emperyalist savaşlar üretecektir.”[35]
“Emperyalist savaş, sosyalist devrimin arifesidir. Bunun sebebi, (...) tekelci devlet kapitalizminin sosyalizmin maddi açıdan bütün yanlarıyla hazırlanışı, sosyalizmin doğrudan ön aşaması olduğudur. Çünkü tarihin ulaştığı bu kademede bu aşama ile sosyalizm adlı aşama arasında hiç bir ara aşama kalmamıştır.”[36]
“Emperyalizme karşı mücadelenin, bu mücadele oportünizme karşı mücadeleyle kopmaz biçimde bağlanmadıkça boş bir sözden ibaret kalacağını bir türlü anlamak istemeyenler, en tehlikeli kimselerdir.”[37]
“Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç ‘büyük´ güç tarafından ezilmesinin durmaksızın arttığı bir çağdır. Bu nedenle, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımaksızın emperyalizme karşı sosyalist enternasyonal devrim kavgasını vermek imkânsızdır. ‘Başka ulusu ezen bir ulus özgür olamaz´ (Marx ve Engels). Kendi ulusunun başka uluslar üzerindeki en küçük baskısına izin veren hiçbir proleter, sosyalist bir proleter olamaz.”[38]
“Tabii ki emperyalizmi devirme mücadelesi güç bir iştir ama, kitleler bu güç mücadelenin gerekliliği hakkında gerçeği bilmelidir. Kitleler barışın emperyalizmi ortadan kaldırmaksızın sağlanabileceği ümidiyle uyutulmamalıdır.”[39]
“Küçük-burjuva milliyetçilik, enternasyonalizmin ulusların eşitliğinin tanımaktan başka bir şey olmadığını ileri sürüp, (böylesi bir tanımanın sadece boş laf olduğunu bir yana bırakırsak) milli bencilliğe dokunmaz. Oysa proleter enternasyonalizm, -bir-, her ülkede yürütülen proleter mücadelenin çıkarlarının dünya çapındaki proleter mücadelenin çıkarlarına tabi tutulmasını, -iki- burjuvaziye karşı zafer kazanan ulusun uluslararası sermayenin devrilmesi için ulusal düzeyde en büyük fedakârlık göstermesini ister.”[40]

I.1) BİRAZ DA TARİH (BİLGİSİ)

Ayak bastığı her yere “kurtarıcı” pozunda giren ABD emperyalizmi ve Venezüella 2019 deyince; bunların “tartışılacak” bir yanı yoktur ve olmamalıdır da!
Hatırlamak yeter de artar!
1975´de Richard Nixon, “Vietnam´ı işgal etmeyeceğiz. Halkına zulmeden bir iktidara karşı Vietnamlıları koruyacağız...” diye haykırmış ve Vietnam´da 1.8 milyon insan katledilmişti!
2001´de George Bush´un, “Niyetimiz Afganistan´a barış, adalet ve özgürlük götürmektir...” demesi Afganistan´da 730.000 insanın ölümüne yol açmıştı!
2003´de ise George Bush, “Niyetimiz Irak´taki kimyasal silahları imha etmek, Irak´a barış, adalet ve demokrasi götürmektir...” demişti demesine ama, bunun faturası Irak´ta 2 milyon civarı insanın yok edilmesiydi!
Ve 2013´de Barack Obama, “ABD´nin ulusal güvenlik çıkarları için Suriye´ye müdahale edeceğiz...” deyince neler olduğunu bilmeyen görmeyen var mı hâlâ?
ABD´nin başka ülkelerde darbe yapma/ yaptırma tarihi bir hayli eskilere dayanır. ABD, Ulusal Güvenlik Ajansı ile Beyaz Saray Kütüphanesi´nden yararlanılarak hazırlanan belgelere göre özellikle “Soğuk Savaş” olarak adlandırılan 1947-1991 kesitinde çıkarları açısından uygun görmediği çeşitli ülkelerin yönetimlerini tam 72 kez değiştirmeye kalktı. Bu değiştirme girişimleri 66 gizli, altı da açık operasyonu kapsıyordu.
Söz konusu dönemde ABD kaynaklı bu operasyonlardan 26´sı başarılı olurken, 40´ından olumlu sonuç alınamadı. Bu girişimler içinde iki de açık cinayet var. Güney Vietnam Başbakanı Ngo Dinh Diem 1963 yılında CIA destekli bir suikast sonucu öldürüldü. Öyle ki, ABD Başkanı Lyndon B. Johnson bu suikastı yaptıklarını kabul etti. Dominik diktatörü Rafael Trujillo da yine ABD destekli bi suikastla ortadan kaldırıldı. Ancak bu iki suikast da ABD´nin amacına ulaşmasına yaramadı.
ABD´nin CIA eliyle yönetimlerini değiştirmeyi başardığı 7 ülke var. Bunlardan biri İran´da General Muhammed Musaddık´a karşı gerçekleştirilen 1953 darbesi. Belgelere göre o dönemde Amerikan kökenli bir general İran´a gidip “eski arkadaşlarıyla” buluşuyor. Bu ziyaretten kısa süre sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Başbakan Muhammed Musdadık´a istifa etmesini emrediyor. Ancak İran ordusunun emre uymayacağı hissedildiğinde CIA Musaddık´ın destekçilerini satın almak ve sokak protestolarını finanse etmek için milyonlarca dolar harcama yapıyor. Böylece durumun değiştiğini fark eden ordu yaşamının geri kalanını ev hapsinde geçirecek olan Başbakan Musaddık´ı tutukluyor. CIA bu olayı “baştan sona bir Amerikan operasyonu” olarak değerlendirmişti.
ABD Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Arbenz´i başlangıçta destekliyordu. Ancak Arbenz başlatmayı planladığı bir toprak reform nedeniyle 1954´te ABD tarafından iktidardan düşürüldü. Çünkü reform çerçevesinde köylülere dağıtılacak olan topraklardan biri ABD´nin sahip olduğu United Fruit Company´nin mülküydü. Arbenz´in yerine bir askeri cunta geldi. Darbe sırasında ABD Deniz Kuvvetleri Guatemala kıyılarını abluka altına almıştı.
1960 yılında, Belçika´dan bağımsızlığını kazanmış olan Kongo´nun ilk Başbakanı Patrice Lumumba, Belçika´nın çıkarlarını korumak isteyen Cumhurbaşkanı Joséph Kasavubu tarafından görevden alındı. Ancak Lumumba, Belçika ordusuna silahlı muhalefetini sürdürdü, Sovyetler Birliği´yle de yakınlaştı. Tutumunun ABD yanlısı hükümete zarar verdiğini düşünen CIA tarafından hedef alınması bundan sonradır. Zehirli mendil yollamak dâhil bir çok girişimden sonra CIA tarafından yeri Kongolu işbirlikçilere bildirilen Lumumba 1960´ın sonunda yakalandı, 1961 Ocak ayında öldürüldü.
Dominik Cumhuriyeti´nde binlerce Haitiliye karşı “etnik temizlik” gerekleştiren diktatör Rafael Trujillo da silahlı muhaliflerince 1961 yılında öldürüldü. Trujillo´yu vuran tetikçi, “Hiç kimse bana Trujillo´ları öldürmemi söylememişti” dedi ama CIA desteği aldığı ortaya çıktı.
ABD, 1963´te Güney Vietnam´ın içişlerine çoktan karışmıştı ve ülkenin lideri Ngo Dinh Diem ile olan ilişkisi, Diem´in Budist muhaliflere yaptığı baskı yüzünden giderek daha da gerginleşmişti. Pentagon belgelerine göre 23 Ağustos 1963´te, bir darbe yapan Güney Vietnamlı generaller, ABD yetkilileriyle planları hakkında temasa geçti. Ardından söz konusu generaller 1 Kasım 1963´te Diem´i ele geçirip öldürdüler. CIA´nın bu operasyon için 40 bin dolarlık bir yardımda bulunduğu ortaya çıktı. Belgelerde “Ngo Dinh Diem´e karşı düzenlenen askeri darbede ABD tüm sorumluluk payını kabul etmeli” ifadesi geçiyor. Belgede şu ifadeler de yer alıyor: “1963 Ağustos´undan başlayarak Vietnamlı generallerin darbe çabalarını çeşitli şekillerde destekledik, onayladık, teşvik ettik ve sonraki bir hükümete tam destek verdik. Darbenin planlanması ve yürütülmesi sırasında gizli temaslarımızı sürdürdük”.
Brezilya Devlet Başkanı Joao Goulart, ABD Büyükelçisi Lincoln Gordon´un sözleriyle “Brezilya´yı 1960´ların Çin´i yapacak”tı. Dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Ulusal Güvenlik Arşivi´nin gizli hükümet kayıtlarına göre, darbeyi planlayan danışmanlarına “Yapmamız gereken her şeyi yapmaya hazır olmamız gerektiğini düşünüyorum” dedi. Goulart hükümeti 1964´te devrildi ve cunta 1985´e kadar ülkeyi yönetti.
Şili´de de 1973´te seçimle gelen ilk sosyalist devlet başkanı olan Salvador Allende´nin seçilmesinden rahatsız olan ABD Başkanı Richard Nixon, CIA´ya “Şili ekonomisinin çökertilmesi” emrini verdi. CIA 1970´te Allende´ye karşı bir darbe planlayan üç Şilili grupla birlikte çalıştı. Sonuçta General Augusto Pinochet, 1973´te ABD desteğiyle Allende´yi devirerek katletti.[41]
Yeri geldi aktaralım; Henry Kissinger 1970´de Başkan Nixon´a yazdığı bir muhtırada şu sözlere yer veriyordu: “Şili´de Marksist bir yönetimin seçimlerde başarı kazanması dünyanın öbür kesimlerinde de, özellikle İtalya´da etkili olacak, hatta görülmedik bir değer kazanacaktır; benzer bir olayın başka yörelere yayılması dünyadaki dengeleri ve bizim onun içindeki konumumuzu önemli ölçüde etkileyecektir.”[42]
Buradan biraz gerilere dönüp; 1954´te darbeyle Guatemala´nın başına getirilen Carlos Castillo Armas´ın, ABD ziyaretinde Başkan Yardımcısı Richard Nixon´a hizmetlerini sunarken, “Bana ne yapmamı istediğini söyle, ben de yapayım,” deyişini anımsayın!
ABD´de -II. Dünya Savaşı´nın hemen ardından- 1947´de kurulan, Merkezi İstihbarat Teşkilâtı (CIA), 1953´te Dwight Eisenhower´ın başkanlığa gelmesiyle yurt dışı operasyonlarını bir adım öteye taşıdı. Artık temel hedef ABD tekellerinin çıkarlarını tehdit eden, SSCB ile az da olsa ilişkisi bulunan tüm rejimleri değiştirmekti. Bunun için en şiddetli yöntemlerin kullanılmasından kaçınılmayacaktı.
İlk operasyon 1953´te geldi. 19 Ağustos´ta Muhammed Musaddık CIA darbesiyle devrildi. Musaddık bir sosyalist değildi ama suçu İran´daki İngiliz petrollerini kamulaştırması, bağımsız bir dış politika izlemeye çalışması, sosyal reformları hayata geçirebilmek için parlamentodaki komünistlerle iş birliğine gitmesiydi. Etkili olduğu görülen İran modeli 10 ay sonra bu kez Guatemala´da uygulandı.
Guatemala´nın “10 yıllık baharı”nın ardından Juan José Arevalo´nun mirasçısı Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz´in “kabahatler defteri” çok daha kalabalıktı. Direkt olarak bir ABD tekelini, United Fruit Company´i (UFC) hedef alıyordu. Toprak reformuyla UFC´nin konduğu arazileri halka dağıtıyor, işçilerin örgütlenme özgürlüğünü genişletiyor, komünist partiyi yasal hâle getiriyordu. Musaddık´ın devrilmesinden 10 ay sonra, hazırlıkları uzun süredir devam ettirilen plan hayata geçirildi ve bu kez Arbenz´in oturduğu koltuk gasbedildi.
Guatemala darbesi, ABD´nin arka bahçesi hâline getirmek istediği Latin Amerika´da sonu gelmez dış müdahaleler devrinin başlangıcını oluşturdu. Netice, Guatemala halkı için o kadar korkunç, ABD rejimi için o kadar verimliydi ki Brezilya, Bolivya, Şili, Arjantin… Darbelerin biri diğerini izledi, darbenin yetmediği koşullarda işgal operasyonları yapıldı.
Tarihe somut veriler ışığında yeniden bakış, bugün çok önemli.[43]

ABD EMPERYALİZMİNİN LATİN AMERİKA MARİFETLERİ
1954 GUATEMALA CIA´in PBSUCCESS kod adlı operasyonu, ülke içerisinde burjuvazi ve Kilise´ye, ülke dışında sürgündeki Guatemalalı askerlere, paralı militanlara, ABD medyası ve Senatosu´ndaki propaganda aygıtlarına dayanıyordu. Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz´in görevden ayrılmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan işgal ve bombardımanların ardından sözde “İsyancılar”ın lideri Carlos Castillo Armas, başkanlık koltuğuna oturtuldu. Ancak darbe ve sonrasındaki devlet terörü, Guatemala´yı 200 bin kişinin hayatını kaybettiği bir iç savaşa, kanlı katliamlara, utanç verici toplama kamplarına, sonu gelmez askeri diktatörlüklere ve ABD´nin sorgulanamaz hâkimiyetine götürdü.
1961 KÜBA Küba´da devrimcilerin ABD destekli Diktatör Batista´yı devirmesinin ardından CIA müdahalesi gecikmedi. Küba´dan defedilen askeri rejimin kalıntıları Florida´da eğitildikten sonra Domuzlar Körfezi´ne çıkarma yaparak ülkeyi işgal etmeyi, Fidel Castro´yu öldürerek rejimi değiştirmeyi hedefledi. Ancak ABD´nin hava gücünü arkasına alan 1500 kişilik işgal ordusu 3 gün içerisinde yenilgiye uğratıldı. İşgalcilerin tamamı ya öldürüldü ya da esir alındı.
1961-1965 DOMİNİK CUMHURİYETİ Dominik Cumhuriyeti´nde Diktatör Rafael Trujillo, ABD ile arasının bozulması sonrası önce 1961´de CIA´in sağladığı silahlarla öldürüldü. Trujillo´nun ölümü sonrası Dominik Devrimci Partisi kurucusu Juan Bosch, 23 yıllık sürgünden döndü ve seçimlerle başkanlığa geldi. Toprak reformunu da içeren politikalarıyla büyük toprak sahiplerinin ve Kilise´nin hedefi olduktan sonra 1963´te darbeyle devrildi ancak 2 yıl sonra bu kez başka bir askeri müdahale sonucu yeniden koltuğuna döndü. ABD, ülkedeki gergin atmosferi öne sürerek Bosch karşıtı güçlere destek amacıyla 42 bin askerle Dominik´e çıkarma yaptı. İşgal ordusunun tehdidi altında ciddi bir kampanya yürütme şansı bulamayan Bosch, 1966´daki seçimi kaybetti.
1964 BREZİLYA ABD, Brezilya´nın İşçi Partili Devlet Başkanı Joao Goulart´ın tekellerin karlarını tehdit eden Temel Reformlar Planı ve sosyalist ülkelerle kurmaya başladığı ilişkileri yakından takip ediyordu. John F. Kennedy ve Lyndon Johnson´ın, sonradan üzerindeki gizlilik perdesinin kaldırılmasıyla herkes tarafından erişilebilen söylemleri, Washington´un Brezilya´ya karşı bir askeri darbe planladığını açıkça ortaya koydu. “Operation Brother Sam”, 31 Mart 1964´te hayata geçirildi ve Brezilya, 1985´e kadar ABD´nin kontrolündeki askeri yönetimlerce idare edildi.
1964 BOLİVYA 1952-1964 arasında tarım reformunu hayata geçiren, kalay madenlerini kamulaştıran, genel oy hakkını kazandıran ve sendikaları güçlendiren Bolivya, bu özellikleriyle ABD´nin hedefindeydi. 1964´te ABD´nin desteklediği Rene Barrientos öncülüğündeki ordu güçleri Devlet Başkanı Victor Paz Estenssoro´yu devirdi ve Bolivya bir “Tamamlanmamış devrim” olarak kaldı. ABD kuklası askeri yönetime karşı mücadelede birkaç yıl sonra Che Guevara da düşecekti.
1973 ŞİLİ Şili´de sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende´ye yönelik darbe süreci, şu sıralar Venezüella´ya karşı hayata geçirilmeye çalışılan plana bir hayli benziyordu. Bir yandan sağ partilerin çoğunlukta olduğu Parlamento ile Allende ve partisi baskı altına alınırken diğer yandan ülke ABD´nin ekonomik ambargosuyla zayıflatılmaya çalışıldı. ABD, darbeye direkt askeri katkı sağlamasa da Şili ordusunu süreç boyunca yönlendirdi ve sağ muhalefet dahil darbenin potansiyel destekçilerine ekonomik yardımda bulundu. Darbenin ardından Allende intihar eder ya da öldürülürken, General Augusto Pinochet´nin kurduğu askeri cunta, 1990´a kadar yönetimi elinde tuttu.
1976 ARJANTİN Arjantin´de General Jorge Rafael Videla´nın öncülüğünde gerçekleştirilen darbede ABD, yol gösterici rolü oynadı. Dönemin Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, darbenin ardından ordu yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde “Düşmanların hızlı bir şekilde ortadan kaldırmaları” tavsiyesinde bulundu. 30 bin kişinin gözaltında kaybedildiği darbe süreci boyunca ülkede 400 işkence kampı kuruldu.
1980´LER NİKARAGUA, VE EL SALVADOR ABD, Nikaragua´da Diktatör Somoza´nın 1979´daki Sandinist devrimle yıkılması sonrası, yeni hükümete karşı sağcı Kontraları desteklemeye başlarken El Salvador´da ise Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi´ne karşı iktidarın yanında saf tuttu.
1983 GRENADA Karayipler´deki ada ülkesi Grenada, Küba hükümetiyle fazla yakınlaştığı gerekçesiyle işgal edildi. “Acil Öfke Operasyonu” adı verilen askeri harekâtla 1979´da ilan edilen Halkın Devrimci Hükümeti çekilmek zorunda kaldı ve yerine 1984´teki seçime kadar geçici bir hükümet kuruldu.
1989 PANAMA 1950´lerden itibaren CIA ile yakın temasta olan, CIA´in Panama´daki en güvenilir kaynaklarından biri hâline gelen Manuel Noriega, 1983´te yine Washington´un desteğiyle ülkenin “Askeri lideri” oldu. ABD´nin Nikaragua ve El Salvador başta olmak üzere bölgedeki diğer operasyonlarında da rol oynayan Noriega´nın 80´lerin ikinci yarısı itibariyle Washington´la yaşadığı anlaşmazlıklar gözden düşmesine neden oldu. CIA´in organize ettiği darbe girişiminin başarısız olması sonrası 20 Aralık´ta ülke ABD güçleri tarafından işgal edildi. Noriega görevden alınarak ABD´ye götürüldü, Panama Savunma Güçleri lağvedilip yeniden düzenlendi.
1991-1994-2004 HAİTİ Haiti´de 1990´da seçimle göreve gelen Jean-Bertrand Aristide´nin 29 Eylül´deki darbeyle görevden alınması sonrası ABD, dünya genelinde darbenin kınandığı bir ortamda, ülkede istikrarın sağlanması için Aristide´nin dönmesinin şart olmadığını açıkladı. 1994´te Bill Clinton´ın göreve gelmesiyle bu tutum değişti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi´nden çıkan izinle, 1994´te ABD ordusu Haiti´yi işgal etti ve Jean-Bertrand Aristide yeniden ülkenin başına getirildi. Ancak Aristide´in kaderi de çok farklı olmadı. 2004´te ABD operasyonuyla ülkeden kaçırıldı. Aristide, daha sonra yaptığı açıklamalarda istifa etmediğini, yaşananların “modern kaçırma” ve “yeni tip darbe” olduğunu söyledi.
2002 VENEZÜELLA Venezüella´da 1999´da göreve gelen Hugo Chávez´e karşı darbenin işaretleri sağ muhalefetin eylemleriyle başladı. Kamulaştırma ve toprak reformuna karşı mücadele eden bu ittifak, Kilise, ordu içerisindeki gruplar ve bazı sendikaların da desteğiyle harekete geçti. Başkanlık Sarayı´na doğru yürüyen on binlerce muhalife polis saldırıları gerçekleştiği haberleriyle hızlı bir propaganda süreci işletildi ve Chávez, bir anda gözaltına alındı. İstifa edip Küba´ya kaçtığı iddia edilen Chávez´in gözaltına alınması sonrası İşveren Sendikası Başkanı Pedro Carmona ABD´nin desteğiyle kendini başkan ilan etti. Bu sırada sokaklara dökülen Chávez taraftarları, meşru devlet başkanının dışarıya ulaştırmayı başardığı “İstifa etmedim” mesajıyla milyonları bulan bir kalabalık hâlinde Başkanlık Sarayı´nı kuşattı. Ordu içerisinde de Chávez destekçilerinin harekete geçmesiyle darbe 3 gün içinde yenildi.
2009 HONDURAS 2005´te seçilen Liberal Parti´den Manuel Zelaya´nın Hugo Chávez yönetimindeki Venezüella ve Daniel Ortega yönetimindeki Nikaragua ile yakınlaşması ABD´nin tepkisini çekti. Haziran 2009´da Zelaya´nın Genelkurmay Başkanı Vasquez Velasquez´i görevden alması sonrası orduda istifalar yaşandı. Yüksek Mahkeme´nin de kararı yasa dışı bulması sonrası Zelaya ordu tarafından gözaltına alındı ve sonrasında ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Evet, evet Garry Leech´in de işaret ettiği gibi, “Venezüella´yı yakından takip edenler için ülkeye yönelik ABD politikasının ‘déjà vu´ hissi yarattığı şüphesiz. Çünkü ABD´nin benimsediği rejim değişikliği politikası, İkinci Dünya Savaşı´ndan beri Latin Amerikalı birçok ülkede uyguladığı politikanın neredeyse tıpatıp aynı.
Söylemlerin aksine, ABD´nin rejim değişikliği politikası liderlerin demokratik yöntemlerle seçilip seçilmediğiyle, ya da olası müdahalelerin yaratacağı insan hakları felaketleriyle ilgilenmiyor. Aslına bakarsanız ABD´nin 65 yılda başarıyla devirdiği Latin Amerikalı liderlerin hemen hepsi demokratik yollarla seçilmişti. Bunlardan bazıları; Guatemala´dan Jacobo Arbenz (1954), Şili´den Salvador Allende (1973), Haiti´den Jean Bertran Aristide (2004), Honduras´tan Manuel Zelaya (2009)´idi. Washington tüm bu liderleri ekonomik yaptırımlar vasıtasıyla hedefe oturttu ve yaratılan insani krizler askeri müdahaleyi meşru göstermek için gereken koşulları yarattı.”[44]
Şuna hiç kuşku yok: ABD emperyalizminin bir haydutluk olduğunu biliyoruz. Örneklerini dünyaya yayılmış ABD üslerinden, ABD savunma bütçesinin büyüklüğünden anlıyoruz.
Ancak bunlar böyle ve durum buyken; kimileri hâlâ, ABD´nin siciline, kanlı ve kirli geçmişine hiç bakmadan, onun “insan hakları”, “demokrasi”, “özgürlük”, “hukuk devleti” götürmek istediğini öne sürüyor.
Oysa mesele açık: İlki, ABD, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika´da nüfuzunu pekiştirmek istiyor. İkincisi, 300 milyar varille dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip olan Venezüella´nın bu zenginliğini yağmalamak, onun Rusya ve Çin´le gelişen ilişkilerini engellemek istiyor. Üçüncüsü, bu darbe girişimiyle dünyanın geri kalanını da tehdit ediyor, aynısını başka ülkelere yapabileceğini gösteriyor. Dördüncüsü, Çin´le girdiği rekabette zorlanan, Rusya´nın gelişen nüfuzunu önleyemeyen, Almanya´nın bu iki ülkeyle yakınlaşmasını durduramayan, Suriye´de zemin kaybeden, İran´ın bölgede önünü kesemeyen ABD, yakın çevresinde bir dış politika başarısı arıyor.
Zayıflayan, dünyada bölgesel ittifak çabalarının önünü kesemeyen ABD, gücünün aşındığını, çok kutuplu düzene dönüşün başladığını görüyor, kabullenmekte zorlanıyor. Tek süper güç kalmaya çalışıyor, başaramıyor. Küresel ve bölgesel ölçekte öncülük ettiği kurumlara (NATO, IMF, Dünya Bankası, NAFTA...) seçenek oluşturacak yapıların öne çıkmasını engellemeye çalışıyor, zorlanıyor. Kuruluşunda hayli emek verdiği Avrupa Birliği´ndeki yapısal sorunları biliyor, çözemiyor. Büyük bir askeri güçle yüklendiği Ortadoğu´da bile, bölgesel müttefiklerini sahaya sürdüğü hâlde, istediği sonucu alamıyor.
Çünkü ABD´nin hem kendi gücü aşınıyor, hegemonya kabiliyeti zayıflıyor hem rakipleri güçleniyor hem de dünyanın güç merkezi, batıdan doğuya kayıyor. Yani, ABD´nin saldırganlığı ve küstahlığı, Trump´ın kabalığından değil, ülkenin nesnel koşullarından kaynaklanıyor.
Kıssadan Hisse: 1961-1969 kesitinde ABD Dışişleri Bakanı olan Dean Rusk, 1962´de, Soğuk Savaş´ın en sert dönemlerinden birinde, “Biz dünyanın tümüyle ilgilenmeliyiz” diyordu. ABD emperyalizminin mecburiyeti budur.
Bu bağlamda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov´un, “ABD´nin diğer ülkelerin iç işlerine müdahalesinin neo-emperyalist yaklaşımın sonucu olduğu”na[45] dikkat çektiği Venezüella konusunda; Amerika kıtasındaki 14 ülkeden oluşan Lima Grubu´nun, Meksika dışındaki üyeleri Arjantin, Brezilya, Guatemala, Guyana, Kanada, Kolombiya, Kosta Rika, Honduras, Panama, Paraguay, Santa Lucia, Şili ve Peru´nun dışişleri bakanlarının katıldığı ‘Venezüella´ başlıklı toplantının ardından 13 dışişleri bakanı adına konuşan Peru Dışişleri Bakanı Nestor Popolizio´nun Maduro´yu tanımayacaklarını açıklaması;[46] Venezüella Marksist Leninist Komünist Partisi (PCMLV) Politbüro Üyesi Manuel Luis´in, “Dış müdahale için yeni bir adım örgütleniyor,”[47] diye formüle ettiği yeni bir ABD tezgâhıdır!

I.2) VE DEZENFORMASYON

Söz konusu ABD oyunu dezenformasyon tezgâhında örülürken; emperyalist Batı medyası yanlış bilgilerin oluşturulup, pekiştirilmesinde başat bir rol oynuyorken; “Açıkça yanlış olmalarına karşın yalanlar, gerçekler bastırılarak saçmalıklar doğru olarak lanse ediliyor,”[48] diyor Tortilla Con Sal…
Venezüella konusunda şu bir gerçek; ABD-Batı kaynaklı haber ağlarının etkisi altında kalınıyor. Maduro´nun “diktatör” olduğu kabulüyle birlikte “kıtlık” ya da “açlık” da bu “dikta rejimi”nin sonucuymuş gibi sunuluyor. Oysa Venezüella yıllardır ABD´nin uyguladığı, Kanada, İsviçre ve Panama ile AB´nin de katıldığı acımasız yaptırımlarla çökertilmeye çalışılıyor. Önce bu görülmeli ve ardından da Maduro, yanlışları, eksiklikleri yüzünden elbette eleştirilmeli.
ABD´nin uluslararası hukuka göre yasadışı yaptırımları, Venezüella´da “rejim değişikliği”ni gerçekleştirme stratejisinin bir parçasıdır. Amaç, büyük petrol rezervleri ile diğer doğal kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek. Bu bilinmedik bir şey değil!
Ayrıca Venezüella yönetimi ABD çıkarları için büyük engel. Bu nedenle ABD yönetimleri pervasızca uluslararası hukuka ayırı yaptırımlarla boğmaya çalışıyor ülkeyi.
ABD´nin saldırıları Chávez´in ilk yıllarından itibaren Venezüella´yı istikrarsızlaştırarak bir “rejim değişikliği”ne yol açma üzerine kuruluydu. Bu, George W. Bush´un 2002´de Chávez´e karşı başarısız darbe girişimine de yol açtı. Darbe halkın desteğiyle atlatıldı ama milyarlarca dolarlık gelir kaybına yol açtı, hükümetin sosyal projeleri üzerinde yıkıcı bir etki yarattı.
Edward Snowden´ın ifşa ettiği gizli ABD hükümet belgeleri ve WikiLeaks sızıntılarında, ABD´nin Venezüella´da meşru yönetimi devirmek için gizlice finansal, politik, medya ve diplomatik faaliyetler içinde olduğu kanıtlanmıştı. Bunları hatırlamamak bugünü anlamayı zorlaştırır.
Yasadışı yaptırımlar konusunda ABD´nin nasıl çıldırdığına bakalım; Başkan Donald Trump´ın Venezüella´nın ABD´nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu belirten 2015 yürütme kararını yenilemesinin ardından, Şubat 2017, Mayıs 2017, Temmuz 2017, Ağustos 2017, Kasım 2017 ve Mart 2018´de Venezüella´ya karşı bir dizi yaptırım daha uygulandı. Bugüne kadar hiçbir ülke böylesine bir abluka altına alınmadı. Yaptırımlar 2018´de Venezüella´ya tam tamına 20 milyar dolar kaybettirdi. Bu birçok yatırımın gerçekleştirilememesi demek. Maduro´ya istenildiği kadar kızılsın ama bu da mutlaka görülsün.
“İyi de yoksulluk neden var” mı diyorsunuz hâlâ?
Amaç Venezüella ekonomisini tahrip ederek, kitlesel göçlere ve iç savaşa yol açmak. ABD´nin çok istediği “insani müdahale” için uygun ortam oluşacak böylece!
Bir başka gelişme daha var. Venezüella´nın komşusu Kolombiya´nın NATO´ya katılma kararı da ABD´nin bölgeye askeri erişimini artıracak. Bu “bölgesel barış ve istikrar için ciddi bir tehdit” olarak nitelendirdiği Venezüella için ABD kaynaklı tehdidin artması demek.
Yaptırımların sonucu olarak Venezüella hükümetinin eli kolu bağlı durumda. Nasıl mı? En basitinden şöyle; gıda başta olmak üzere temel ürünlerin dışalımı uluslararası ticaret kuralları kullanılarak engelleniyor. Bilmeyenlere anımsatayım, Venezüella´nın dışalıma yönelik tüm finansal işlemleri yıllardır bloke edilmiş durumda. Yurtdışındaki finansal varlıkları donduruldu örneğin. Ülkenin uluslararası bankalarda bulunan 2.5 milyar doları bloke edildi. Yabancı tekelleri devletleştirmesine ragmen Venezüella´da temel malların üretim ve dağıtımı hâlâ kapitalist azınlığın elinde. Piyasada yönetime karşı kullanılmak üzere özellikle yaratılan yoksulluk/yoksunluk bunların eseri.
Yaratılan ortamdan kaçarak komşu ülkelere sığınan(!) “milyonlarca” Venezüellalıdan söz edilmesi de büyük bir yalanın parçası. Ülkeden ayrılan bir kesim elbette var. Bu tür göçlere ilişkin eski İspanya Başbakanı José Luis Zapatero´nun değerlendirmesini anımsatalım önce. Zapatero, “Ben göçlerin ABD ve batı tarafından desteklenen ekonomik yaptırımlarla ilgisi olduğuna inanıyorum” demişti. Bunu aklımızda tutarak devam edelim: 2013- 2017 yılları arasında 1.5 ila 2.3 milyon arası insanın Venezüella´dan ayrıldığı ileri sürüldü. Birleşmiş Milletler Mülteciler Dairesi bu rakamları açıklarken, ayrılanların uyruğunu göz önünde bulundurmadı. Dolayısıyla bu rakamlar gerçek değer olarak kabul edilemez. Oysa (Venezüella´ya düşmanlıkta ABD ile yarışan) Kolombiya´nın Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tarafından Temmuz 2017´de yayınlanan bir raporda, 2016 sonunda, Venezüella´dan “ayrılanların” yüzde 67´sinin üç Kolombiya sınır kentine gittikleri vurgulandı. Aynı kurumun raporuna göre gidenlerin yüzde 92´si yeniden döneceklerini açıklamıştı…
Ama gider gitmez dönenler de var. 3 binden fazla göçmen Venezüella hükümetinin hazırladığı Patria (Vatan) Projesi ile geri döndüler. Peki son beş yılda 5 buçuk milyondan fazla Kolombiyalının Venezüella´ya kaçtığından haberi olan var mı?
Sağlıktaki korkunç engellemelere gelince: Venezüella´da yaptırımlar yoluyla yönetimi devirmek Amerikan stratejisinin bir parçası. Bu yaptırımların halka yansıması özellikle temel sağlık maddelerinde, ilaçlarda görülüyor. İlaçların ülkeye sokulmadığını kaç kişi biliyor?
Maduro yönetiminin Chávez´in sağlık politikalarına sadık kaldığı, inanılmaz çaba gösterdiği ne kadar biliniyor? Şu engellemeler Maduro´yu suçlayanları düşündürtür mü acaba biraz olsun? Temmuz 2017´de, ABD bankası Citibank, 450.000 kayıtlı hastanın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Venezüella´nın 300.000 insülin dozu ithalatı için yapacağı ödemeyi kabul etmedi.
Maduro hükümetinin aşı almak için UBS İsviçre bankasına fon yatırması engellendi, ülkenin başarılı giden aşılama programları sabote edildi. Kasım 2017´de, uluslararası ilaç şirketleri Baster, Abbot ve Pfizer, kanser ilaçları için ihracat sertifikaları vermeyi reddetti ve Venezüella´nın bunları satın alması imkânsız hâle getirildi.
2018´de, Venezüella hükümetinin 15.000 hastanın ücretsiz tedavi edilmesine yönelik diyaliz tedariki için uluslararası bir hesap üzerinden 9 milyon dolarlık ödemesi, ABD yaptırımı nedeniyle engellendi. Ve tedavi hizmeti yapılamadı. Yaptırımlar gerçeğini görmeden Maduro ve yönetimini suçlamak vicdansızlık olur.[49]
Bu ve benzerlerinden haberdar olmadan; soru(n) yerli yerine oturtulabilir mi?

II. AYRIM: ULUSLARARASI BAĞLAM

Sınıflı sömürücü dünya düzen(sizl)iğinin tarihinde hep, “büyük balığın küçük balığı yutması”, “güçlünün zayıftan beslenmesi”; muhtelif “gerekçeler” ile “normal” olarak sunulup; emperyalistler tarafından bu hâle “denge” bile denil(ebil)miştir!
Emperyalizm, kapitalist güçlülerin yayılma ve hükmetme ihtirası yanında yerküreyi durmadan paylaşmaları vahşetiyken; aktörler (Rusya ve Çin ile) çoğalmıştır.
Yeri gelmişken anımsatmadan geçmeyelim: Uluslararası ilişkilerde “gönlünüz”, o ya da bu güçten yana olabilir; ama bu, büyük aktörlerin ve amaçlarının -ne olursa olsun!- daima emperyalist olacağı gerçeğini değiştirmez, değiştiremez.
Bu bağlamda Venezüella meselesinde herkes hariçten gazel okuyorken; her büyük gücün, hükümetin ayrı, ayrı hesabı olduğu unutulmasın.
ABD´nin burnunun dibindeki Venezüella´da Çin´in, Rusya´nın nüfuz alanı yaratmasını engellemek için Maduro´yu gönderecek her türlü muhalif hareketi destekleyeceği ortadayken; ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da sosyal medyada Venezüellalılara seslenirken, “Sizlere en az 20 milyon dolar tutarında insani yardım yapmaya hazırız” dedi. “Maduro´yu devirirseniz” diye eklemesine gerek yoktu tabii!
Öyleyse Venezüella´nın bir uluslararası ilişkiler meselesi olduğu ve III. Büyük Bunalım ile bağıntılı olduğu görülmeli; dünya ekonomisi bir durgunluk hatta bir depresyon döneminin eşiğinde ve savaş davullarının sesi giderek yükseliyorken…
ABD, 2003´de, Batı ekonomilerinde bir depresyon başlamak üzereyken Irak´a saldırdı. Ortadoğu yeniden yapılandırılacak, ABD de bir küresel imparatorluk olduğunu kanıtlayacaktı. Bir milyondan fazla ölüden, 2 triyon dolarlık faturadan sonra, bu projenin etkilerinden biri ABD hegemonyasını daha da zayıflatmak, öteki de 4 yıl sonra büyük mali krizle sonuçlanan bir mali genişlemeyi tetiklemek olmuştu.
ABD´de Trump yönetiminde dış politikada yeniden etkin olan Neo-Con ekip bu kez, Çin ve Rusya´nın, Monroe doktriniyle ABD´nin nüfuz alanı olarak belirlenmiş Latin Amerika´da gittikçe gelişmekte olan etkilerini kırmak için hızla ilerliyor. Bu kez, Neo-Conların hedefi Venezüella.
Venezüella da Irak gibi enerji ve mineral zengini bir ülke. Irak´tan farklı olarak, Veneüzella´da halkçı ve anti-emperyalist karakterli Maduro rejimi var. Ancak, bu rejimin, petrol fiyatlarındaki gerilemelerin, kapitalist sınıfın gittikçe artan direnişinin, ABD ambargolarının etkilerinin karşısında ülkenin derin bir toplumsal krize düşmesini engelleyemediği görülüyor.
Kapitalist sınıf sonunda, Maduro rejiminin karşısına kendi alternatifini koydu. ABD, Kanada, 12 Latin Amerika ülkesi, Avrupa Birliği ülkeleri bu alternatif iktidarı desteklediler ve Maduro´yu gayri meşru ilan ettiler. Böylece ülke, bir iç savaşın eşiğine geldi.
İlk bakışta, ABD açısından, bir askeri müdahale için koşullar, Irak´takinden çok daha uygun. Örneğin ABD Irak´a saldırdığında ülke ikiye bölünmüş değildi. Bu nedenle işgale karşı direniş bastırılamadı. ABD bir Şii - Sünni iç savaşını tetikleyerek kendisine bir manevra alanı açmaya çalıştı. Venezüella´da daha baştan ABD yanlısı güçlü bir toplumsal hareket var. ABD, Venezüella´da bir iç savaşın tarafı olabilir.
ABD Irak´a saldırdığında bölge ülkelerinden aktif destek alamadı. Türkiye, o zamanlar bir parlamenter rejime sahip olduğundan, Irak´a kuzeyden giriş projesi Meclis´ten geçmedi. Buna karşılık, günümüzde Venezüella´nın komşuları, faşist Bolsonaro yönetimindeki Brezilya (Latin Amerika´nın en zengin ülkesi) ve yine aşırı sağcı bir rejimle yönetilen Kolombiya, Venezüella´da bir rejim değişikliği, hatta iç savaş sürecine ABD´nin yanında katılmak için sabırsızlanıyorlar.
Ancak 30 milyon nüfuslu, sınıfsal temellerde kutuplaşmış Venezüella´da, bir ABD müdahalesinin, yüz binlerce insanın canına mal olma riski bir yana, nükleer silahlara sahip ABD, Rusya ve Çin´i karşı karşıya getirme olasılığı çok güçlü.
Rusya ve Çin´in Venezüella´da ABD´yi tedirgin edecek düzeyde askeri, ekonomik, stratejik yatırımları var. Aralık sonunda, Rusya´nın 5500 km menzilli, nükleer başlıklı Kruz füzeleri taşıyabilen stratejik bombardıman uçakları Venezüella´yı ziyaret ediyordu. Uçaklar dönerken, ABD hava sahasına adeta değerek geçmişler. Rusya, Venezüella´da kalıcı bir üs elde etmeye çalışıyor. Çin, Venezüella´ya 65 milyar dolar borç verdi. Bu yolla enerji ve mineral kaynaklarına ulaşmaya başladı. Çin´in, Guarico´daki Manuel Rios hava üssünde bir uydu izleme istasyonu var. ABD´de Council on Foreign Relations, Gatestone Institute, Harp Akademileri gibi dış politika üreten kurumlarında uzmanlar, başka Latin Amerika ülkelerine de nüfuz etmeye başlamış olan Çin´i ve Rusya´yı çok geç olmadan bölgeden tamamen çıkarmak gerektiğini savunuyorlar.
Bu sırada, dünya ekonomisi yeni bir yavaşlama, hatta önceki mali krizden kalmış sorunları da düşününce, belki de bir depresyon dönemine giriyor. Güneydoğu Asya denizlerinden Ortadoğu´ya, Ukrayna´dan Afrika´ya, büyük güçler arasındaki ekonomik, teknolojik, nüfuz alanları rekabeti giderek sertleşiyor. Yeni bir nükleer silahlanma yarışı başlıyor. “Siber uzayın”, daha şimdiden bir açık savaş alanına dönüştüğü anlaşılıyor. Kısacası karşımızda “Tükidides tuzağı” tanımına uygun, girift ittifaklarla örülmüş patlayıcı bir karışım var.
Venezüella´daki gelişmelerin, bu patlayıcı karışımı ateşleyecek bir fünyeye dönüşme olasılığı hızla artıyor.[50] Çünkü Venezüella´daki gelişmeler karşısında bir yanda ABD´nin, diğer yanda Rusya ve Çin´in olduğu bir saflaşma var. Rusya ve Çin´in Venezüella ekonomisiyle kurduğu ilişkide enerji ve ekonomi önemli bir noktada yer alıyor. ABD´nin Venezüella´ya dönük tutumunda da bu iki rakibin burnunun dibinde genişleyen stratejik varlığı, etkili faktörlerden biri…
Venezüella´da devam eden siyasi çalkantının dozu artıyor. ABD´nin Meclis Başkanı Juan Guaidó´yu geçici başkan olarak tanımasının ardından dünyadan farklı tepkiler geldi. AB, Latin Amerika ülkeleri ve Kanada ABD´nin yanında yer alırken Çin, İran, Rusya ve Türkiye gibi ülkeler, Maduro´nun arkasında saf tuttu. Bu siyasi kutuplaşma içinde söz söylenen alanların başında Venezüella ekonomisi geliyor. Çin ve Rusya´nın Venezüella ile kurduğu ilişkinin dayanışmanın ötesinde maddi ve stratejik önemi var; ABD müdahalesinin de bu faktörleri gözeten bir yanı…
Venezüella ekonomisine dönük analizlerin ortak noktası ülkenin sahip olduğu petrol rezervi. Venezüella´nın dünyanın en büyük rezervlerine sahip olduğu bilgisi doğru. Ancak kanıtlanmış rezervlerin varlığı kendiliğinden maddi varlığa dönüşemez. Rezervlerin ulaşılabilirliği, bulunduğu derinlik, jeolojik yapı, rezervlerin niteliği, gerekli teknik ekipman ve kalifiye personel, yüksek teknoloji ve yatırım, rezervin maddi bir değere dönüşmesinin belli başlı şartları.
Petrol zengini diğer ülkelerde görüldüğü gibi Venezüella´nın da ihracatının büyük bölümü petrole dayanıyor. İhracat fazlası veren pek çok üretici ülke, enerjiden gelen gelirlerinin bir kısmını rezerv, istikrar, varlık gibi çeşitli adlar altındaki fonlarda biriktiriyor. Bu fonların amacı, küresel piyasada cazip yatırımlara girişmenin yanında petrol fiyatlarında yaşanacak sert bir düşüş karşısında ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak… Enerji gelirlerinin ne kadarının biriktirileceği ne kadarının harcanacağı, ülkelerin ekonomik ve sosyal durumuna göre değişim gösteriyor. Örneğin 2014´ten itibaren hızla düşen petrol fiyatları karşısında Rusya ve Suudi Arabistan ekonomileri için fonlarını seferber etti. Peki Venezüella´da durum nasıl gelişti?
Chávez iktidara geldiği 1999´dan itibaren petrol üretimini artırmaya dönük hamleler yaptı. Bolívarcı Devrim´in misyon olarak anılan ayağında yoksulluk içinde yaşayan halkın insani koşullara kavuşması için gerekli olan sağlık, eğitim, sosyal hizmetler, petrol gelirleri üzerinden finanse edildi.
Venezüella ekonomisi 2014´te petrol fiyatlarının 100 dolardan 60 dolara gerilemesiyle sarsılmaya başladı. Söz konusu dönemde OPEC´e acil kesinti çağrısı yapan iki aktörden biri Venezüella diğeri İran´dı. 2016´da petrolün 30 doların altını görmesi Venezüella ekonomisinin de dibe vurmasına zemin yarattı. Enflasyon, işsizlik ve şiddet olayları tırmanmaya başladı. Gıda gibi hayati

Anahtar Kelimeler: SİBEL, ÖZBUDUN, TEMEL, DEMİRER
Yazarın Diğer Yazıları
ÖLÜMSÜZ ABİ(MİZ) OKTAY ETİMAN[1] (23 Kasım 2018 - Cuma)
SAHİCİ OLMAK[1] (12 Eylül 2018 - Çarşamba)
“ATAERKİ” ÜZERİNE[*] (27 Temmuz 2018 - Cuma)
SEN MİSİN “BARIŞ” DİYEN! (08 Haziran 2018 - Cuma)
MARKSİZM VE KADINLARIN KURTULUŞU[1] (01 Haziran 2018 - Cuma)
KUDÜS ORTADOĞU HALKLARININDIR! (10 Mayıs 2018 - Perşembe)
YA SOSYALİZM YA BARBARLIK![*] (15 Nisan 2018 - Pazar)
KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)[1] (19 Mart 2018 - Pazartesi)
EMPERYALİZM, T. “C” VE AFRİN[*] (12 Şubat 2018 - Pazartesi)
FAŞİZM VE KADINLAR[1] (06 Ocak 2018 - Cumartesi)
İŞÇİ SINIFININ KADINLAŞMASI[1] (15 Aralık 2017 - Cuma)
SOYKIRIMA TANIKLIK(LAR)[*] (09 Eylül 2017 - Cumartesi)
BİR İKTİDAR ARACI OLARAK KORKU[*] (18 Ağustos 2017 - Cuma)
EMEKÇİLER, İŞSİZLER, YOKSULLAR NEREDE?[1] (12 Ağustos 2017 - Cumartesi)
AKP´NİN EĞİTİM SİSTEMİYLE İMTİHANI[1] (15 Temmuz 2017 - Cumartesi)
OĞLUM(UZ) ÖLÜMSÜZDÜR[*] (17 Haziran 2017 - Cumartesi)
ULAŞ, ULAŞ´TIR…[*] (08 Haziran 2017 - Perşembe)
Sayfa: