Ankara
16 Aralık 2018 Pazar
Bugün
Bulutlu
7 °C
2 °C
Pazartesi
Bulutlu
7 °C
3 °C
Salı
Sağanak
5 °C
4 °C
DOLAR
5.3710
EURO
6.0755
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Son Yorumlananlar
Ankara için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:17 08:01 13:01 15:25 17:43 19:15
Bugün bana yarın sana lazım olacak nedir? ADALET GENE ADALETTİR

Unutma !
Soğuk iklimde yaşayan tatlı su kaplumbağası türü olan kaplumbağaların,sonbaharda derin bir nefes alarak girdikleri sudan,ilkbaharda çıktıklarını ve bu kaplumbağaların üç ay oksijensiz hayatta glikolizden enerji sağlayarak kalabildiklerini ve bunların kalp atışlarının dakikada bir olduğunu,

Su kaplumbağları hakkında bilgi
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Çocuklar Ölmesin!...
Elit Gazete
Tarih: 24.4.2018 09:32:44 / 173okunma / yorum
Arzu Kök

Çocuklar Ölmesin!...

İnsanlık kavramının bile yitirildiği günümüzde, bu cümle adeta ruhsuz vitrin mankenleri haline gelindiğinin bir göstergesi değil midir? Açıkçası böyle bir cümleyi yazmaktan utanıyorum ben... Çünkü çocuklarını geleceği olarak gören ve hatta onlara bayram armağan edilmiş bir ülkede bu sözcüklerin yeri asla ve asla olmamalı… Ama ne yazık ki öyle bir çağda yaşar hale geldik ki “Çocuklar ölmesin” diye bir cümle kurabilecek kadar alçalmış durumdayız.

Ufacık yürekleri var onların… Minicik elleri var… Bir de yaşıyor olmak gibi bir suçları… Yazık ki tek suçları da bu…

Oysa onlar o minicik elleriyle hayata tutunmaya çalışamadan, ölüyor, öldürülüyorlar… Peki niçin? Para, güç… Diyecek söz bulmakta zorlanıyorum doğrusu… İçim acıyor…
Hep derler ya ‘herkesin kalbi yumruğu kadardır´ diye ya o çocukların kalpleri de elleri kadar minik…

Lanet olasıca bir korku çağı yaşıyoruz… Çocukların gözlerinde artık sevgi yerine korku görüyorum… Onlar masum… Birilerinin çıkarları adına hunharca öldürülüyorlar… Elden ne gelir bilmiyorum açıkçası… Keşke onları koruyabilecek gücüm olsaydı… Ama çaresizim…

Çürümüşlüğümüzün kanıtı... Dokunduğuna bulaşan bir zehir var içimizde ve temizlenmiyor, aksine yayıldıkça yayılıyor... Bütün ülkeye, şehirlere, köylere, kasabalara, iliklerimize kadar...

Bir distopya örneği olarak okuduğumuz ve tüylerimizi diken diken eden 1984 kitabında, birileri 6 aylık bebeklerin kötü olduklarını ezberletiyor, en temel haklardan biri olan ölüsünü gömme hakkını bile elinden alan sistemi alkışlatıyordu. Yaşam hakkı mı? Ondan bahsetmek zaten suç!... Bir Kuzey Kore sunumunda dinlediğim gibi birileri ufukta kocaman duvarlar örüldüğünü ve herkesin bize düşman olduğunu ezberletiyor ve ufka baktığımızda olmayan duvarlar görmeye başlıyoruz… Görmezsek suç!...

Bu ülkede insanları diri diri otellerde yakanlar ceza almaz. 40-50 devlet memuru birleşip bir kız çocuğuna yıllar boyu tecavüz etse de ceza almaz. Onlarca çocuğa cinsel istismarda bulunanlar ceza almaz. Onlarca çocuk tarikat yurtlarında diri diri yanar, kimse ceza almaz. Bir madende yüzlerce insan can verir, kimse ceza almaz. Trilyonları ceplerine atanlar ceza almaz ama bir ekmek çalan çocuk ceza alır. Ormanlar yakılır, yok edilir, ceza yerine ödül bile verilir. Sokaklarda yürürken, işten çıkıp evimize giderken patlayan bombalarla ölüyorduk, ceza alan yok. Ama içiniz çocukların ölmesini elvermeyip canlı yayında "çocuklar ölmesin" derseniz yandığınızın resmidir. Anında ocağınıza incir ağacı dikilir. 8 aylık bebeğinizle hapsi boylarsınız.

Çocuklar ölüyor, çocuklar tecavüze uğrayıp hunharca öldürülüyor. Ölümsüz olan tek şey evladını yitirmiş anaların yürek acısı. Her hamilelikte çocuk mutlaka yaşatılmalı diyerek kürtajı yasakladılar ama yaşayan çocukları koruyamadılar yazık ki. Gerekli, gereksiz her olayda boş çığırtkanlık yapan sivil toplum örgütleri, daha soğumayan çocuk cesetlerini siyasi malzeme yapmaktan çekinmeyen ahlaksızlar ve üzüntüsünü acıklı birkaç süslü cümleyle sosyal medyada paylaşan halk... Susun artık susun... Yalan söylemeyin, riyakarlık etmeyin... İçinizde bir parça insanlık kaldıysa gerçekçi olun…

Yerlerde üzerine bastığınız ölen çocukların gerçek kanı. Önünüzden geçen tabutlarda, yapılan işkence sonucu morarmış, tecavüzün en ağır izlerini taşıyan minicik bedenler var. Yanık bedenler var… Toprak altında yer etmiş Mert, Caner, Berkin ve onlar gibi öldürülen tüm çocuklar var. Ölmüş bu çocuklar ölmüş, hala göremiyor musunuz? Unutmadan bir de ölen çocuk kimin, kimlerin çocuğu diye bakılıyor üzülmek için. Oysa çocukların sizin kavramlarınızdan haberi yok… Onların belki de çocuk olduklarından bile haberi yok. Yapmayın…

Bedenleri yatıyor gözlerimizin önünde… Daha ilkokul çağında… Oysa okula gitmeli bunlar, ders çalışmalı, oyunlar oynamalı, üzerlerini kirletmeli, yaptığı yaramazlık için annesinden azar işitmeli, müzik aleti çalmalı, barışı öğrenmeli, sevgiyi depolamalı, kandan ve nefretten uzak durmasını öğrenmeli… Ancak onlar yerde yatıyor… Resimlerini veya görüntülerini görürken bile içimiz acıyor…

Biz “Çocuklar ölmesin” dedikçe ne yazık ki çocuklara ölmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu öğretiliyor… Şehit olmanın dünyanın en önemli şeyi olduğu kazınıyor çocukların kafalarına… Bundan ötesi, yani daha ileri öğretisi de canlı bomba meselesi!... Çocuk canlı bombalar var artık…

Çocuklar, çocuklarımız ölüyor ve birileri sessiz kalıyor. “Çocuklar ölmesin” demek suç oluyor.

Daha önce bir yazımda başımdan geçen bir olayı anlatmıştım ama burada yeniden aktarmak istiyorum:

“Bir gün işten çıkmış, yorgun bir halde, eve gidebilmek adına metroya bindim. Akşam saatiydi, iş çıkışı ve dershane öğrencilerinin dağılma saatiydi. Doğal olarak ayakta gitmek durumundaydım. Karşıda yaşı seksenin üzerinde olduğu belli olan bir bayan oturuyordu. Her haliyle aydın bir insan olduğu görünüyordu, etkilemişti beni. Oturuşu, duruşu, insanlara sevgiyle bakan gözleri… Elimde olmadan sıcak bir tebessüm eşliğinde başımla selam verdim, karşılık verdi hemen ardından.

İlk Çocuklar Ölmesin!...

İnsanlık kavramının bile yitirildiği günümüzde, bu cümle adeta ruhsuz vitrin mankenleri haline gelindiğinin bir göstergesi değil midir? Açıkçası böyle bir cümleyi yazmaktan utanıyorum ben... Çünkü çocuklarını geleceği olarak gören ve hatta onlara bayram armağan edilmiş bir ülkede bu sözcüklerin yeri asla ve asla olmamalı… Ama ne yazık ki öyle bir çağda yaşar hale geldik ki “Çocuklar ölmesin” diye bir cümle kurabilecek kadar alçalmış durumdayız.

Ufacık yürekleri var onların… Minicik elleri var… Bir de yaşıyor olmak gibi bir suçları… Yazık ki tek suçları da bu…

Oysa onlar o minicik elleriyle hayata tutunmaya çalışamadan, ölüyor, öldürülüyorlar… Peki niçin? Para, güç… Diyecek söz bulmakta zorlanıyorum doğrusu… İçim acıyor…
Hep derler ya ‘herkesin kalbi yumruğu kadardır´ diye ya o çocukların kalpleri de elleri kadar minik…

Lanet olasıca bir korku çağı yaşıyoruz… Çocukların gözlerinde artık sevgi yerine korku görüyorum… Onlar masum… Birilerinin çıkarları adına hunharca öldürülüyorlar… Elden ne gelir bilmiyorum açıkçası… Keşke onları koruyabilecek gücüm olsaydı… Ama çaresizim…

Çürümüşlüğümüzün kanıtı... Dokunduğuna bulaşan bir zehir var içimizde ve temizlenmiyor, aksine yayıldıkça yayılıyor... Bütün ülkeye, şehirlere, köylere, kasabalara, iliklerimize kadar...

Bir distopya örneği olarak okuduğumuz ve tüylerimizi diken diken eden 1984 kitabında, birileri 6 aylık bebeklerin kötü olduklarını ezberletiyor, en temel haklardan biri olan ölüsünü gömme hakkını bile elinden alan sistemi alkışlatıyordu. Yaşam hakkı mı? Ondan bahsetmek zaten suç!... Bir Kuzey Kore sunumunda dinlediğim gibi birileri ufukta kocaman duvarlar örüldüğünü ve herkesin bize düşman olduğunu ezberletiyor ve ufka baktığımızda olmayan duvarlar görmeye başlıyoruz… Görmezsek suç!...

Bu ülkede insanları diri diri otellerde yakanlar ceza almaz. 40-50 devlet memuru birleşip bir kız çocuğuna yıllar boyu tecavüz etse de ceza almaz. Onlarca çocuğa cinsel istismarda bulunanlar ceza almaz. Onlarca çocuk tarikat yurtlarında diri diri yanar, kimse ceza almaz. Bir madende yüzlerce insan can verir, kimse ceza almaz. Trilyonları ceplerine atanlar ceza almaz ama bir ekmek çalan çocuk ceza alır. Ormanlar yakılır, yok edilir, ceza yerine ödül bile verilir. Sokaklarda yürürken, işten çıkıp evimize giderken patlayan bombalarla ölüyorduk, ceza alan yok. Ama içiniz çocukların ölmesini elvermeyip canlı yayında "çocuklar ölmesin" derseniz yandığınızın resmidir. Anında ocağınıza incir ağacı dikilir. 8 aylık bebeğinizle hapsi boylarsınız.

Çocuklar ölüyor, çocuklar tecavüze uğrayıp hunharca öldürülüyor. Ölümsüz olan tek şey evladını yitirmiş anaların yürek acısı. Her hamilelikte çocuk mutlaka yaşatılmalı diyerek kürtajı yasakladılar ama yaşayan çocukları koruyamadılar yazık ki. Gerekli, gereksiz her olayda boş çığırtkanlık yapan sivil toplum örgütleri, daha soğumayan çocuk cesetlerini siyasi malzeme yapmaktan çekinmeyen ahlaksızlar ve üzüntüsünü acıklı birkaç süslü cümleyle sosyal medyada paylaşan halk... Susun artık susun... Yalan söylemeyin, riyakarlık etmeyin... İçinizde bir parça insanlık kaldıysa gerçekçi olun…

Yerlerde üzerine bastığınız ölen çocukların gerçek kanı. Önünüzden geçen tabutlarda, yapılan işkence sonucu morarmış, tecavüzün en ağır izlerini taşıyan minicik bedenler var. Yanık bedenler var… Toprak altında yer etmiş Mert, Caner, Berkin ve onlar gibi öldürülen tüm çocuklar var. Ölmüş bu çocuklar ölmüş, hala göremiyor musunuz? Unutmadan bir de ölen çocuk kimin, kimlerin çocuğu diye bakılıyor üzülmek için. Oysa çocukların sizin kavramlarınızdan haberi yok… Onların belki de çocuk olduklarından bile haberi yok. Yapmayın…

Bedenleri yatıyor gözlerimizin önünde… Daha ilkokul çağında… Oysa okula gitmeli bunlar, ders çalışmalı, oyunlar oynamalı, üzerlerini kirletmeli, yaptığı yaramazlık için annesinden azar işitmeli, müzik aleti çalmalı, barışı öğrenmeli, sevgiyi depolamalı, kandan ve nefretten uzak durmasını öğrenmeli… Ancak onlar yerde yatıyor… Resimlerini veya görüntülerini görürken bile içimiz acıyor…

Biz “Çocuklar ölmesin” dedikçe ne yazık ki çocuklara ölmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu öğretiliyor… Şehit olmanın dünyanın en önemli şeyi olduğu kazınıyor çocukların kafalarına… Bundan ötesi, yani daha ileri öğretisi de canlı bomba meselesi!... Çocuk canlı bombalar var artık…

Çocuklar, çocuklarımız ölüyor ve birileri sessiz kalıyor. “Çocuklar ölmesin” demek suç oluyor.

Daha önce bir yazımda başımdan geçen bir olayı anlatmıştım ama burada yeniden aktarmak istiyorum:

“Bir gün işten çıkmış, yorgun bir halde, eve gidebilmek adına metroya bindim. Akşam saatiydi, iş çıkışı ve dershane öğrencilerinin dağılma saatiydi. Doğal olarak ayakta gitmek durumundaydım. Karşıda yaşı seksenin üzerinde olduğu belli olan bir bayan oturuyordu. Her haliyle aydın bir insan olduğu görünüyordu, etkilemişti beni. Oturuşu, duruşu, insanlara sevgiyle bakan gözleri… Elimde olmadan sıcak bir tebessüm eşliğinde başımla selam verdim, karşılık verdi hemen ardından.

İlk durağa kadar sorunsuz gittikten sonra o durakta büyük olasılıkla 9-10 yaşlarında bir öğrenci bindi metroya. Ama kazağının bir kısmı pantolon içerisinde, bir kısmı dışarıda, montu neredeyse düşecek üzerinden ve son derece de bitkin, bezgin bir çocuk. Elinde kocaman ve ağır olduğu her halinden belli sırt çantasını yerde sürükleyerek bindi metroya.

Az önce selam verdiğim, yaşı seksenin üzerinde olan bayan çocuğu yanına çağırdı ve “Sen çok yorulmuşsun evladım gel, otur buraya” diyerek yerini ona verdi. Ben dahil metrodaki herkes şaşkınlık içerisindeydi. Yanına yaklaştım ve bu yaptığının nedenini sordum. Aldığım yanıt muhteşemdi: “Bak canım, ben geldim gidiyorum. Bu çocuksa bizim geleceğimiz. Ben sadece gelecek önünde ayağa kalktım.”

O bayan gerçek bir Atatürkçüydü bana göre. Zira Atatürk de geleceğin önünde ayağa kalmayı bilmişti. Atatürk 23 Nisan gününü çocuklara armağan ederken biliyordu onların değerini. Geleceği kuracak ve kurulan Cumhuriyeti yaşatacak olanlar onlardı çünkü. Çocuklar önemliydi. Onlar mutlu olmalı, iyi eğitim almalı, iyi bakılmalı, korunmalıydı. Ulu Önder bugünü onlara armağan ederek, vasiyet ediyordu bir anlamda “İyi bakın geleceğe” diye. Ama yerine getiremedik bu vasiyeti…

Bu bayramda çocukların yüzlerine nasıl bakacaksınız bilmiyorum… Ben bakamayacağım… İlerde bir gün bizleri affederler mi onu da bilmiyorum... Sadece çok çok üzgünüm…

kadar sorunsuz gittikten sonra o durakta büyük olasılıkla 9-10 yaşlarında bir öğrenci bindi metroya. Ama kazağının bir kısmı pantolon içerisinde, bir kısmı dışarıda, montu neredeyse düşecek üzerinden ve son derece de bitkin, bezgin bir çocuk. Elinde kocaman ve ağır olduğu her halinden belli sırt çantasını yerde sürükleyerek bindi metroya.

Az önce selam verdiğim, yaşı seksenin üzerinde olan bayan çocuğu yanına çağırdı ve “Sen çok yorulmuşsun evladım gel, otur buraya” diyerek yerini ona verdi. Ben dahil metrodaki herkes şaşkınlık içerisindeydi. Yanına yaklaştım ve bu yaptığının nedenini sordum. Aldığım yanıt muhteşemdi: “Bak canım, ben geldim gidiyorum. Bu çocuksa bizim geleceğimiz. Ben sadece gelecek önünde ayağa kalktım.”

O bayan gerçek bir Atatürkçüydü bana göre. Zira Atatürk de geleceğin önünde ayağa kalmayı bilmişti. Atatürk 23 Nisan gününü çocuklara armağan ederken biliyordu onların değerini. Geleceği kuracak ve kurulan Cumhuriyeti yaşatacak olanlar onlardı çünkü. Çocuklar önemliydi. Onlar mutlu olmalı, iyi eğitim almalı, iyi bakılmalı, korunmalıydı. Ulu Önder bugünü onlara armağan ederek, vasiyet ediyordu bir anlamda “İyi bakın geleceğe” diye. Ama yerine getiremedik bu vasiyeti…

Bu bayramda çocukların yüzlerine nasıl bakacaksınız bilmiyorum… Ben bakamayacağım… İlerde bir gün bizleri affederler mi onu da bilmiyorum... Sadece çok çok üzgünüm…

Anahtar Kelimeler: Çocuklar, Ölmesin
Yazarın Diğer Yazıları
Çocuk ve Şeytan!... (15 Aralık 2018 - Cumartesi)
Atatürk´ü Özlemek… (10 Kasım 2018 - Cumartesi)
Cumhuriyet Bayramı (27 Ekim 2018 - Cumartesi)
Türkiye İş Bankası!... (16 Ekim 2018 - Salı)
AF!... (09 Ekim 2018 - Salı)
Geçmiş Olsun!... (02 Ekim 2018 - Salı)
Havalimanı… (17 Eylül 2018 - Pazartesi)
Buğday!... (12 Eylül 2018 - Çarşamba)
Savaş ve Barış Üzerine (04 Eylül 2018 - Salı)
Cumartesi Anneleri (27 Ağustos 2018 - Pazartesi)
Eğitim Sistemimiz!... (09 Ağustos 2018 - Perşembe)
Çocukluğum ve Şimdi (31 Temmuz 2018 - Salı)
Beter Olsunlar!... (17 Temmuz 2018 - Salı)
Kayıp Çocuklar ve İdam!... (10 Temmuz 2018 - Salı)
Cargill (01 Temmuz 2018 - Pazar)
Kambur Felek!... (26 Haziran 2018 - Salı)
Kıraathane!... (22 Haziran 2018 - Cuma)
Karar Sizin!... (19 Haziran 2018 - Salı)
Babam (19 Haziran 2018 - Salı)
Düşman!... (05 Haziran 2018 - Salı)
Ankara Demiryolları Müzesi (29 Mayıs 2018 - Salı)
Gençlerden Mesaj!... (18 Mayıs 2018 - Cuma)
Hakkını Aramak!... (11 Mayıs 2018 - Cuma)
Bekçi Murtazalar (06 Mayıs 2018 - Pazar)
Eğitim ve Köy Enstitüleri (18 Nisan 2018 - Çarşamba)
Akkuyu!... (11 Nisan 2018 - Çarşamba)
Simgeler Üzerinden Siyaset… (03 Nisan 2018 - Salı)
Korkuyorum!... (21 Mart 2018 - Çarşamba)
Heykel!... (14 Mart 2018 - Çarşamba)
Türkiye´de Kadın Olmak!… (05 Mart 2018 - Pazartesi)
Şeker Fabrikaları!... (27 Şubat 2018 - Salı)
Nasıl Oldu?... (20 Şubat 2018 - Salı)
Yaşamı Sevmek!… (13 Şubat 2018 - Salı)
Yerli ve Millî (05 Şubat 2018 - Pazartesi)
Ölüyoruz!… (30 Ocak 2018 - Salı)
Çocuklar Size Ne Yaptı? (21 Ocak 2018 - Pazar)
Ötekileştirmek!... (16 Ocak 2018 - Salı)
9 Yaşında!... (07 Ocak 2018 - Pazar)
Tehlikeli Kitaplar!... (03 Ocak 2018 - Çarşamba)
Bitmeyen Yıl (24 Aralık 2017 - Pazar)
Müzik!... (17 Aralık 2017 - Pazar)
Korku!... (07 Aralık 2017 - Perşembe)
Spastik Yaşamlar (03 Aralık 2017 - Pazar)
Öğretmen!… (23 Kasım 2017 - Perşembe)
Çıkmaz Sokak (10 Kasım 2017 - Cuma)
Kültür - Sanat ve AKM (05 Kasım 2017 - Pazar)
Anadolu ve Cumhuriyet (29 Ekim 2017 - Pazar)
Ulus´u Yıkmayın!... (20 Ekim 2017 - Cuma)
Müftü Nikâhı (20 Ekim 2017 - Cuma)
YOKSULLUK (02 Ekim 2017 - Pazartesi)
Dil Giderse (25 Eylül 2017 - Pazartesi)
Eğitim ve Yeni Müfredat (18 Eylül 2017 - Pazartesi)
Yıkın Odtü´yü!... (11 Eylül 2017 - Pazartesi)
Çocuk İstismarına Susma!... (07 Eylül 2017 - Perşembe)
Z…- Arzu KÖK (26 Ağustos 2017 - Cumartesi)
Kooşş Vatandaş Kooşş!... (18 Ağustos 2017 - Cuma)
Suç Kimde? (12 Ağustos 2017 - Cumartesi)
Ses Çıkarma!... (06 Ağustos 2017 - Pazar)
Sevgisiz Vicdanlar... (02 Ağustos 2017 - Çarşamba)
Matematik ve Cihat (25 Temmuz 2017 - Salı)
Yozlaşan Demokrasi ve Çirkinleşen Politika (19 Temmuz 2017 - Çarşamba)
Ubuntu (17 Temmuz 2017 - Pazartesi)
Destan!... (12 Temmuz 2017 - Çarşamba)
Bizdik!... (10 Temmuz 2017 - Pazartesi)
Kimdir Yazar? (30 Haziran 2017 - Cuma)
Kadınlara Özel!... (21 Haziran 2017 - Çarşamba)
Karar Sizin!… (18 Haziran 2017 - Pazar)
Satın Bu Cenneti!... (08 Haziran 2017 - Perşembe)
Zeytin!... (04 Haziran 2017 - Pazar)
İnsan Hakları… (29 Mayıs 2017 - Pazartesi)
Bugün 19 Mayıs (16 Mayıs 2017 - Salı)
Daha Bitmedi (08 Mayıs 2017 - Pazartesi)
1 Mayıs!… (01 Mayıs 2017 - Pazartesi)
23 Nisan (23 Nisan 2017 - Pazar)
Sevgili Ulusum!... (17 Nisan 2017 - Pazartesi)
Milletin Parası… (10 Nisan 2017 - Pazartesi)
Ulus Atatürk Anıtı (03 Nisan 2017 - Pazartesi)
Doğa İçin Hayır... (29 Mart 2017 - Çarşamba)
Gençler!... (17 Mart 2017 - Cuma)
Ankara´da Adalet Var mı? (12 Mart 2017 - Pazar)
KADINLARIMIZ (08 Mart 2017 - Çarşamba)
Kültür-Sanat!... (01 Mart 2017 - Çarşamba)
Anlayacak mısınız?... (14 Şubat 2017 - Salı)
1984 ve Günümüz (07 Şubat 2017 - Salı)
Kadınlar!... (01 Şubat 2017 - Çarşamba)
Çok Şükür!... (09 Ocak 2017 - Pazartesi)
MIHLI DEĞİLMİŞ!... (01 Ocak 2017 - Pazar)
2016´ten Mektup (26 Aralık 2016 - Pazartesi)
Düşünüyorum da… (13 Aralık 2016 - Salı)
Yangın Ülkesinin Yanan Çocukları… (05 Aralık 2016 - Pazartesi)
Sayfa: